Fonksiyona Ahlak Atamak Hakkında
Yakın zamanda yaptığımız makale kulübü oturumunda ilginç bir makale tartıştık. Yazı Epstein-Barr Virüs’ün (EBV) immün sistemi nasıl yönettiği/kandırdığı ve diğer akıl dolu manevraları hakkındaydı. Moleküler mekanizmalar oldukça detaylı ve literatüre uygun anlatılmış olsa da -sadece makale özelinde değil- virolojinin genel dilinde çok yoğun bir retorik var. İddialar virüslerin akıllıca davranıp insan vücudunu nasıl manipüle ettiğini anlatıp duruyor ama aynı literatür virüslerin bir kılıf içindeki data olduğunu da kabul ediyor.
Buradaki tuhaflığı gözünüzün önüne çıkarmak için şöyle bir örnek ile başlayalım. Bir kitap alıyorsunuz, kitapta “duvara yumruk at” yazıyor. Gidip duvara yumruk atıyorsunuz, parmaklarınız kırılıyor. Ardından diyorsunuz ki kitap parmaklarımı kırdı.
Literatür sıklıkla bakteriler, parazitler ve virüsleri aynı kefeye koyuyor, hepsi patojenler. Ancak bakteriler ve parazitler ontolojinin konusudur, virüsler epistemolojinin. Burada ciddi bir sınıflandırma hatası var. Ve sadece burada da değil.
Aslında bu konuyu direk EBV üzerinden anlatmak iyi olacak çünkü bir çok kötülüğün anası ilan edilen bu kadim bilgi kutusunun ne olduğunu anlayınca diğerlerini çözmek daha kolay olacaktır.
Öncelikle resme bakalım. Görüldüğü üzere bir insan hücresi çekirdeğindeki DNA ve EBV’nin epizomu (genetik materyali) yan yana duruyor. Epizom hücrenin DNA’sına bazı proteinler aracılığıyla fiziksel olarak bağlı.
DNA’da her proteinin tarifi bir bölgede yazılıdır. Bu tarif bölgelerinin hemen başında bir işaret noktası vardır, adres gibi düşünün. Hücre bir proteine ihtiyaç duyduğunda RNA bu adresi bulur, oraya oturur, tarifi okur, protein üretilir. Resimdeki eşleşen renklere dikkat edin. EBV’nin epizomunda da konak DNA’sındakilerle aynı adresler var. Hücre bir proteine ihtiyaç duyup o adresi aradığında konak DNA’sında da bulur, EBV’nin epizomunda da bulur (Bulan protein RBP-Jκ). Hangisinden okuduğunu bilmez, bilmesi de gerekmez. Bu bir kimyasal reaksiyon, adres uyuyorsa oturur ve okur. Burada karar veren bir fail yok.
Şimdi bu mekanizmayı çalıştıralım.
Resimdeki turkuaz bölgelere bakın. Konak DNA’sında ve EBV epizomunda aynı adres var: CGTGGGAA. Bu bir promoter sekansı (RNA’nın aradığı adresin bina numarası) , RBP-Jκ adlı protein bu adresi tanıyor ve oraya oturuyor
Bu adres konak DNA’sında CD23, CD21 ve c-myc genlerinin önünde var. Hücre bu adresleri okuyunca ne üretiyor? CD23, B hücre aktivasyon belirteci. CD21, kompleman reseptörü. c-myc, hücre çoğalmasının ana anahtarı. Bunlar B hücresinin normal işleri.
Aynı adres EBV epizomunda da var, Cp promoterinin önünde. RBP-Jκ bu adresi aradığında konak DNA’sında da bulur, EBV epizomunda da bulur. Hangisinden okuduğunu bilmez, bilmesi de gerekmez. Hücre CD23 üretirken aynı okuyucu EBV’nin Cp promoterini de okuyor ve EBNA2 üretiyor. EBNA2 ne yapıyor? Aynı okuyucuya -RBP-Jκ’ya- tutunuyor ve onun aktivitesini artırıyor. Sonuç: hücre c-myc üretiyorsa EBNA2 c-myc üretimini artırıyor. Hücre CD23 üretiyorsa EBNA2 CD23 üretimini artırıyor. EBV’den üretilen protein hücrenin zaten yaptığı işin sesini açıyor. Yeni bir program başlatmıyor. Hücre sessizse Cp okunmuyor, EBNA2 üretilmiyor, ses açılmıyor. Hücre aktifse Cp okunuyor, EBNA2 üretiliyor, ses açılıyor. Bu bir kimyasal reaksiyon, burada karar veren bir fail yok. İlla karar veren bir fail olsaydı da EBV değil hücre olurdu, kendi işlerini daha rahat yapmak için EBV’deki yararlı bilgiyi kullanıyor gibi duruyor.
Şimdi bunu üç farklı hücrenin içine koyalım.
Hafıza B hücresi. Bu hücre sessiz. Bölünmüyor, protein üretimi minimal. RBP-Jκ neredeyse hiçbir adresi ziyaret etmiyor. Haliyle EBV’nin Cp promoterindeki aynı adresi de ziyaret etmiyor. EBNA2 üretilmiyor. Ses açılmıyor. Sonuç: EBV sessiz. Literatür buna Latent 0 diyor. EBV mi sustu? Hayır. Hücre sessiz olduğu için EBV de sessiz.
Plazma hücresi. Bu hücre bir fabrika. Sürekli immünoglobülin üretiyor, transkripsiyon makinesi tam gaz çalışıyor. Hücrenin kendi transkripsiyon faktörleri EBV’nin litik anahtar genini de aktive ediyor. Sonuç: EBV proteinleri üretiliyor, virion çıkıyor, hücre ölüyor. Literatür buna litik faz diyor. EBV mi aktifleşti? Hayır. Plazma hücresi plazma hücresi gibi davrandı.
Kontrolünü kaybetmiş bir B hücresi. Bu hücre sürekli aktif, sürekli çoğalıyor. RBP-Jκ sürekli adres ziyaret ediyor, konak DNA’sındaki c-myc’i açıyor çünkü hücre çoğalmak istiyor. Ama aynı RBP-Jκ EBV’nin Cp promoterindeki aynı adresi de okuyor. EBNA2 üretiliyor. EBNA2 RBP-Jκ’ya tutunuyor ve aktivitesini artırıyor. c-myc daha da açılıyor. Hücre daha da çoğalıyor. Pozitif geri besleme döngüsü. Sonuç: tümör. Literatür buna EBV-ilişkili kanser diyor. EBV mi kanser yaptı? Hayır. Hücre zaten kontrolünü kaybetmişti. RBP-Jκ kendi işini yaparken EBV’nin adresini de okudu. Hatta illa bir ahlak atanması gerekiyorsa hücre hile yapmak için EBV epizomundaki kadim bilgileri kendi ölümsüzlüğü lehine kullandı denebilir.
Üç hücre. Aynı EBV. Aynı bilgi. Fark EBV’de değil, onu okuyan hücrede.
Sonuç Aynı Değil mi, Ne Fark Eder?
Fark eder, çünkü değişkeni yanlış belirlemek mekanizmayı tamamen tersyüz etmek demektir. Patolojinin tanımı anomali ile eştir. Herkeste olan patoloji olamaz “normal” olur. Aynı şekilde herkeste olan EBV ise ve değişken hücre ve niş (hücrenin çevresi) ise patolojik olan -haliyle hedef olan- insanın kendi hücresi/nişi olur. Eğer müdahale etmek gerekiyorsa -ki gerekiyor mu ileride tartışacağım- patolojiye müdahale etmek gerekir, normale değil.
EBV erişkin popülasyonun %90–95'inde seropozitiftir. Bu sıklık öyle bir seviye gösteriyor ki insanların %95'inde aynı organlar bulunur bile diyemeyiz. Bazısının tek böbreği, bazısının çift dalağı olur vb. Böbreği olmayanlar istisnayı, böbreği olanlar normu tanımlar. O halde -az önce bahsettiğim üzere- EBV seronegatif olmak anomalidir. “EBV enfeksiyonu geçirmek” demek fazladan bir şeye maruziyet demek değil, türün evrimsel normunu tanımlamak demek olabilir. EBV-negatif insan fizyolojisi ampirik değil teorik bir kavramdan ibaret olabilir. Biz hiçbir zaman “saf (EBV’siz)” insan bağışıklık fizyolojisini doğada incelemiş olmayabiliriz. İncelediğimiz her şey zaten EBV ile koevölüsyon geçirmiş bir sistem olabilir. Olabilir de olabilir…
Şimdi bu mercekle latent enfeksiyona bakalım. EBV’nin latent kaldığı hücreler (bellek B hücreleri) organizmanın en uzun yaşayan hücreleridir. Bu tesadüf müdür? EBV latansta güçlü anti-apoptotik sinyaller üretir. Bellek B hücrelerinin onlarca yıl yaşaması, bağışıklık hafızasının temeli olan bu özellik, kısmen bu viral bilginin ürünü olabilir mi? Bizim B hücresi fizyolojisi sandığımız şey EBV’li B hücresinin fizyolojisi olabilir mi?
Ve eğer böyleyse bu yanlış anlamanın klinik bedeli ağır olur. EBV latansını körce elimine etmeye kalkmak konağı koruyan bir immün dengeyi de söküp atmak anlamına gelebilir. Hatta bunun hakkında bazı çalışmalar da yapıldı ve yapılmaya da devam ediyor. 2007'de yapılan bir çalışmada herpesvirus latansının bakteriyel patojenlere karşı sistemik direnç kazandırdığına dair ciddi bir iddia var. Evrim bu birlikteliği fırsatçı bir tolerans olarak değil işlevsel bir ortaklık olarak seçmiş olabilir. (Referansları aşağıda bir okuma listesi olarak verdim, fazla referans kullanmadığım için ekstra metin içi belirtmeyeceğim.)
Burda bir yanlış anlaşılmanın önüne geçip hafifçe bir slogan atmak istiyorum. Ben EBV iyidir demiyorum. Kötüdür de demiyorum. Nedir sorusuna cevap arıyorum. Çünkü oldukça bariz ki literatürdeki hakim görüş kendi içinde tutarlı bile değil. Herhalde tek bir cümle ile bunu anlatmak istesem sorunu “Fonksiyona ahlak atamak” olarak tanımlardım.
Biraz daha açmak gerekirse ahlak atfetmek herhangi bir durum için “Müdahale etmeli miyim?” sınırıdır. Yani iyi fonksiyonsa devam etsin, kötü fonksiyon ise durduralım. Bunlar fonksiyonu tanımlamaz, müdahale etmeli miyim, yoksa etmemeli miyim sorusunun cevaplarıdır. Nasıl müdahale edelim sorusunun cevabı fonksiyon nedir sorusunun cevabından türetilir. Eğer fonksiyonu iyi veya kötü olması ile tanımlarsak bakış açımız pis EBV’nin bağışıklık sistemini manipüle etmesi olur ki oldukça absürt. Eğer fonksiyon nedir diye bakarsak bölünmeyen ve protein üretimi açısından neredeyse inaktif hücrelerdeki EBV’nin de -hücrenin yaptığı gibi- öylece durduğunu görebiliriz. Bu da virüsler hakkında bildiğimiz çoğu şeyin bir düşman hukuku üzerinden tanımlandığını bence kanıtlar. (İtiraz edenler için metnin sonuna bir okuma listesi bırakacağım.)
Bu kadar biyoloji yeter.
Gösterge-Gösterilen
Önceki bölümde konuştuğumuz problem biyolojiye özel değil. Dile özgü bir problem, bu sebeple her yerde var. Daha net anlaşılabilmesi açısından problemin analoglarını parçalayıp anlatmak istiyorum.
Gösterge ve gösterilen Saussure’ün dilbilimi için ortaya attığı bir ikili. Kısaca anlatmak gerekirse gösterge işaret eden, gösterilen işaret edilendir. Uzunca anlatacak olursam: ağaç kelimesi göstergedir, ağacın dünyadaki fiziksel hali gösterilendir. Birisi ağaç derse aklımıza ağacın fiziksel hali gelir ve onu düşünürüz. Saussure’ün iddiası gösterge ile gösterilen arasında herhangi bir organik bağ olmadığıdır. Yani dünyadaki yeşil yapraklı, odunsu gövdeli şey ile dildeki “ağaç” kelimesi arasında bir bağlantı yok. Şayet biz bu yeşil yapraklı şeye “masa” deseydik, masa diyince onu düşünürdük. Sözlüğe de öyle yazardık. Hatta daha da kolayı, biz bu yeşil yapraklı şeye ağaç diyoruz, İngilizce konuşanlar tree diyor. Sonuç olarak dünyadaki fiziksel form ile dil arasında organik bir bağlantı yok. Bu bağlantı uydurulmuş, görünmez bir toplum sözleşmesi ile kabul edilmiş, ardından da kullanıla kullanıla alışkanlık haline gelmiş bir bağlantı.
Şimdi önceki bölüme geri dönelim. Litik faz, latent faz ve diğerlerini anlatırken dilde değişen bir şey yoktu. Aynı kelimeleri kullandım, birebir aynı olayları söyledim. Göstergeyi hiç değiştirmedim. Gösterilene ise ufakça dokundum, özneyi çıkardım. “EBV litik faza geçiyor” demedim. “Plazma hücresi plazma hücresi gibi davrandı” dedim. Aynı olay, aynı moleküller, aynı sonuç. Tek fark: kim yaptı sorusunu sormadım. Ve her şey değişti.
Çünkü özne fiilin sebebidir. Özneyi koyduğun anda nedenselliği kurmuş oluyorsun. “EBV litik faza geçiyor” dediğinde EBV fail oldu, kararı o aldı, eylemi o gerçekleştirdi. “Plazma hücresi protein üretirken EBV’nin adresleri de okunuyor” dediğinde fail yok, bir süreç var. Aynı gösterge, farklı gösterilen. Saussure’ün dediği aynen bu, gösterge ile gösterilen arasındaki bağ dil tarafından kuruluyor. Ve bağın nasıl kurulduğuna biz karar veriyoruz. Birebir aynı fonksiyonun (aynı proteinler üretiliyor aynı hücrelerin içinde üretiliyor) bile gösterileni, göstergeden az önce anlattığım gibi kopabilir ve bu göstergenin yeni tanımı haline gelebilir daha doğrusu hep böyle olur.
Peki neden hep özneyi koyuyoruz?
Nietzsche bunu çok güzel anlatır. Almanca’da “es blitzt” der=yıldırım çakıyor. Çakmak fiili var ama çakan kim? Ortada çakan bir fail yok. Yıldırım zaten çakan/düşen şeyin kendisi, çakmayan bir yıldırım tanımı mı var? Fiil zaten öznenin ta kendisi ama dil ikisini ayırmadan cümle kuramıyor. Çünkü dil bir fiile özne dayatmadan cümle kuramıyor. Gramer bunu zorunlu kılıyor. Biz de bu zorunluluk içinde büyüdük, düşünmeyi bu yapının içinde öğrendik. Haliyle “enfekte ediyor”, “kaçıyor”, “manipüle ediyor” diyoruz. Her fiil bir özne istiyor, her özne bir fail yaratıyor, her fail bir niyet ima ediyor. Bir kılıf içindeki data için niyet.
Özne-fiil yapısı bir anlatım aracıdır. Kısaltmadır. Ve aslında bunda bir sorun da yok.
Bir örnek vereyim. Bir kişi var, EBV seropozitif, herkes gibi. Radyoloji teknikeri olarak çalışıyor. İş yerinde fark edilmeyen bir radyasyon sızıntısı var. Yıllar geçiyor, çalışmaya devam ediyor. B hücre nişi sürekli hasar alıyor. B hücreleri ölüyor. Ölenlerin yerini doldurmak için yenileri sürekli bölünüyor. Sürekli bölünen hücreler bölünürken EBV’nin datasından da destek alıyor, çünkü ilk bölümde anlattığımız gibi hücre hangi proteini sentezliyorsa ona denk gelen adresi epizomda da okuyacak. Gel zaman git zaman hücre bölüne bölüne en iyi yaptığı iş bölünmek olur. Bölünür, bölünür. Bölünürken arada mutasyon da yer, çünkü DNA’nın ilgili bölgesi sürekli çalıştığı için hep açık. Hep açık olunca kendini tamir edemiyor, koruyamıyor. Ve kanser. Hastaneye gider bir test yapılır ve EBV saptanır.
Şimdi bu paragrafı iki kelimeye sıkıştırın: “EBV kansere sebep oldu.”
Radyasyon sızıntısı yok. Yıllar yok. Kronik hasar yok. Sürekli bölünme yok. DNA’nın açık kalması yok. Sadece iki kelimelik bir özne ve bir fiil. “Özne, paketlenmiş ve zamanda kırpılmış (olayın başı ve sonu var) bir olay dizisidir.” Dil bu olay dizisini alır, sıkıştırır, isim yapar, isme fail der. Biz özneleri bu şekilde kısaltmalar olarak kullanıyoruz ve bu harika bir özellik, bir paragrafı iki kelimeye indirgeyebiliyoruz, bu sayede çok daha verimli bilgi aktarımı yapabiliyoruz yani öğretebiliyor/öğrenebiliyoruz. Ama eğer öznenin bir kısaltma olduğu nüansı kaybolursa problem başlıyor.
Sorun aktarımda başlıyor.
Biz belki bu nüansı biliyoruz. “EBV kanser yapıyor” dediğimizde bunun bir kısaltma olduğunun farkındayız. Bunu bir öğrenciye aktarıyoruz. Öğrenci kısaltmayı bilmiyor. Cümleyi olduğu gibi alıyor. EBV özne, kanser yapmak fiil. Fail belli, nedensellik kuruldu. Öğrenci bu model ile yetişiyor, kendi modellerini bunun üzerine kuruyor, kendi öğrencisine aktarıyor. Her aktarımda nüans biraz daha kayboluyor. Üç nesil sonra kısaltma gerçeklik olmuş. Kısaltma artık kısaltma olarak aktarılmıyor, bilginin kendisi olarak aktarılıyor. Hikaye gerçek olmuş.
Thomas Kuhn paradigmanın nasıl oluştuğunu ve kendini nasıl savunduğunu anlattı. Ama paradigmanın nasıl doğduğunu tam olarak açıklamadı. Belki cevap burada, paradigma nüansını kaybetmiş bir kısaltmadır. Kimse bilinçli olarak yanlış öğretmiyor. Herkes aldığını aktarıyor. Ama aldığı şey birkaç nesil önce kısaltılmış, özne dayatılmış, hikayeleştirilmiş bir versiyon. Ve Kuhn’un paradigma savunmasının temeline dilin özne dayatması oturuyor olabilir ya da bu temele büyük bir katkı sağlıyor olabilir.
Bir Düşünme Sistemi Olarak FEP
Tabi bir çözüm sunmadan olmaz. Kısaltma tuzağına düşmeden düşünmek için bir metot mümkün mü? Yüzde yüz düşmemek mümkün değil ama fena olmayan bir metot olduğunu düşünüyorum. Size kendim evde de kullandığım metodu anlatayım.
Serbest enerji prensibi(Free Energy Principle-FEP) yukarıda gördüğünüz şemadır. Tek tek anlatayım. Öncelikle bu kendine referans veren bir sistem. Yani haliyle bir başlangıç yok, bir döngü. Ama nasıl çalıştığını anlatmak için, sanki iç durumlar kutusundan başlıyormuş gibi anlatacağım sistemi. Sahneyi kuruyorum. Dış durumlar çevrede olan olaylar. İç durumlar insanın zihni. Yani yine bir fiil-özne ikilisi kurdum. Diyelim bir odada oturuyorsunuz. Sessiz bir ortam, masada bir kahve var. Sistemin inancı sakin sakin kahveyi içeceği yönünde. Aksiyon durumlarına geçer, kahveyi masadan almak için hareket eder. Şimdi sistem ilk kez dönecek. Dış durumlar kutusundayız: kahve bardağı havaya kalkıyor ve ağzınıza doğru geliyor. Duyusal durumlar(girdi) kutusuna geçiyorum. Kahve bardağının havaya kalktığını ve bana yaklaştığının görsel, işitsel sinyalleri. İçsel durumlara geri döndüm gelen sinyaller kahve bardağının bana yaklaştığını doğruluyor. Şimdi bu noktada içsel durumlar şu hesabı yapar. Benim uyguladığım aksiyon ile bana gelen sinyal arasındaki ilişki hayal ettiğim gibi mi? Evet öyle ben kahveyi ağzıma getirmek için bir aksiyon aldım ve aksiyonun sonucunda istediğim sonuca ulaştığımı doğrulayan sinyaller aldım. Her şey içsel durumların kurduğu modele uygun, inancına uygun. Bu durum serbest enerji prensibi için, serbest enerji sıfır/minimal anlamına gelir. Her şey aksiyon alan öznenin modeline uygun.
İkinci durum. Kahve ağzıma yaklaştı modelim onaylandı. Modele devam ediyorum. İkinci aksiyon kahveyi ağzıma döküyorum. Dışsal durumlar: fincanın içindeki sıvı ağzıma doğru yöneldi. Sinyal: sıvının ağzıma dökülürken ki görüntü, ses sinyalleri ve dilimde değen kahvenin ısısı, tadı vb. İçsel durumlar: kahve çok sıcak, yandın. Ben aksiyon alırken yanmayı beklemiyordum. Serbest enerji yükselir. İçsel durumdaki model serbest enerjiyi düşürmek için güncellenir çünkü aksiyon ile gelen input uyuşmuyor model yanlış. Modeli değiştir, yeni modele göre aksiyon al=Kahveyi tükür, fincanı yere bırak. Ve devam eder.
Serbest enerji prensibini ortaya atan Karl Friston şunu iddia eder, bir sistemin var olma koşulu serbest enerjiyi minimize edebiliyor olmaktır. Serbest enerjiyi düşüremeyen sistem ölür. Yani çevirisini yaparsak eğer bir sürpriz sinyali ile karşılaştığınızda sinyale cevap veremiyorsanız sistem çöker. İnsan beyni bu işi harika yapar. Bu sebeple örneği bilgisayar üzerinden verelim, saçma sapan bir input verirseniz sistem çöker mavi ekran/crash yersiniz. Sistem sinyali anlamlandıramaz ve haliyle aksiyon üretemez. Döngü içsel durumlar kutusunda sonlanır, bir sistemin sonu=ölümü.
Şimdi bir adım daha atalım. Sahneyi değiştirelim, kahveyi bırakın, karşınızda bir insan var, konuşuyorsunuz. Siz bir şey söylüyorsunuz, bu sizin aksiyonunuz. Ama karşıdaki kişi açısından bu bir sinyal, bir girdi. Karşıdaki cevap veriyor, bu onun aksiyonu. Ama sizin açınızdan bu bir sinyal. Hangi taraftan bakarsanız o taraf özne, diğer taraf fiil. Siz konuşurken siz özne, o dinleyici. O konuşurken kendisine göre o özne, siz dinleyici.
Eğer konuşan iki kişiyi karşıdan izliyorsanız dudak hareketleri ve ses dalgalarının pozisyonuyla neden-sonuç ilişkisi kurabilirsiniz. Kim konuşuyor, kim dinliyor, sinyal nereden nereye gidiyor, görüyorsunuz. Ama diyelim ki sizi odadan çıkardık. Dışarıdan iki kişinin konuştuğunu duyuyorsunuz, kimin hangi cümleyi söylediğini artık ayırt edemezsiniz. Şimdi iki kişi de odadan çıktı, karşınızda duruyor. Hangisi özneydi? Hangi sinyal aksiyondu, hangisi inputtu? Sınır bulanıklaştı. Çünkü elinizden perspektifi aldık.
Şemadaki Markov örtüsü tam bunu yapıyor. Örtü nedir? Sinyalin geçtiği sınır. Bir tarafında “ben” var, diğer tarafında “dış dünya” var. Örtü ikisini ayırıyor, ama ayırırken ikisini de aynı şeye indirgiyor: sinyal gönderen ve sinyal alan. Kim gönderen, kim alan? Perspektife bağlı. Bu size tanıdık geldi mi? Gelmeli. Bu Saussure’ün gösterge-gösterilen ayrımının kanlı canlı gösterimi. Gösterge ile gösterilen arasındaki bağ organik değildi, bağı biz kuruyorduk. Markov örtüsü de aynı şeyi yapıyor, sinyali öznelerden soyutluyor. Aynı sinyali bir taraftan bakınca aksiyon diyorsunuz, diğer taraftan bakınca girdi diyorsunuz. Sinyal aynı, isim perspektife göre değişiyor. Sinyal ile özne arasındaki bağ gözlemcinin mevcut modeline göre kuruluyor. Organik bir bağ yok.
Önceki bölümde “özne, paketlenmiş ve zamanda kırpılmış bir olay dizisidir” demiştik. FEP şeması bunu bir adım daha ileriye taşıyor, şemada özne yok, sadece döngü var. Biz bu döngünün belli bir anına ve belli bir açısından bakıp “bu özne, bu fiil” diyoruz. Ama an değiştiğinde veya açı değiştiğinde roller değişiyor. Özne dediğimiz şey döngüye nereden ve ne zaman baktığımızın ürünü. Haliyle özne bir anlamlandırma amacı ile kurulan figürden fazlası değil. Gerçekte olan ise devam eden bir olay.
Peki, “Özneyi neden yarattım? Olayı anlamak/anlatmak için. Olayı neden anlamam lazım? Cevap vermek için.” Cevap vermek için = aksiyon üretmek için. Yani özne yaratmak serbest enerjiyi düşürmeyi sağlıyor. İki kişinin konuştuğunu duyduğunuz bir olayı özne kullanmadan anlatmayı deneyin, ne demek istediğim daha net anlaşılacaktır. (Burda yaptığım gibi özneyi “iki kişi” olarak tanımlarsanız, dış dünya sizi de içeren bir başka özne olur) Modele özne koymak sinyali anlamlandırmanın tek yolu. Friston kuralına son bir bakış atalım. Yaşamın kuralı=serbest enerjiyi düşürebilmektir. Özne yaratmak bunu sağlıyor dolaylı olarak.
Artık bir sürü akıllı adamla kavga edebiliriz.
GEB
Hofstadter’ın şahane kitabını (GEB) okuyup zekanın doruklarında gezerken bariz bir mantık hatası ile doruklardan yere düştüm. Kitabın ana figürleri Gödel, Escher ve Bach ama ben kavgaya Turing’den başlamak istiyorum.
Bunu oldukça sadeleştirip anlatacağım, daha detaylı haline bakmak isterseniz “Turing Durma Problemi” olarak aratıp bakabilirsiniz.
Burdaki soru şu: bir programın durup durmayacağını önceden bilen bir program yazılabilir mi? Turing diyor ki yazılamaz. Bunu kanıtlamak için şöyle bir yol izliyor:
Diyelim ki böyle bir program var, adı KARAR. Herhangi bir programı alıyor, inceliyor, ve “durur” veya “durmaz” cevabı veriyor. Her zaman doğru söylüyor.
Şimdi Turing ikinci bir program yazıyor, adı TUZAK. TUZAK çok basit bir şey yapıyor: KARAR’a soruyor, cevap ne gelirse tersini yapıyor. KARAR “durur” derse TUZAK durmaz. KARAR “durmaz” derse TUZAK durur.
Sonra Turing TUZAK’ı KARAR’a veriyor, “bu program durur mu?” KARAR “durur” diyor. Ama TUZAK tersini yapıyor, durmuyor. KARAR yanlış söylemiş. Diğer ihtimal: KARAR “durmaz” diyor. TUZAK tersini yapıyor, duruyor. KARAR yine yanlış söylemiş.
Turing’in sonucu: KARAR ne derse desin TUZAK onu yanlış çıkarıyor. Demek ki her programın durup durmayacağını bilen bir program mümkün değil.
Burada iki numara var, tabi bunu bilinçli olarak yaptığını iddia etmiyorum. Birincisi ve bariz olanı her şeye kadir olan gözlemciyi sinyal ağının içine soktu. Her şeyi bilen gözlemci sinyal ağının içinde olamaz. Bu bir mantık hatası. “Hiç durdurulamayan bir güç ile her şeyi durduran bir güç karşılaşırsa ne olur?” sorusunun analog versiyonu bu. Tanımlara bakalım, eğer bir evrende durdurulamayan bir güç varsa her şeyi durduran bir güç nasıl tanımlayabilirsin veya tam tersi? Tanımlama/isimlendirme hatası. Şimdi Turing’e bakalım. Her programın durup durmayacağını bilen bir program tanımı gereği o programlardan etkilenmemeli/etkilememeli. Gözlemci gözlemlediğinin dışında olmalı. Yani program kümesinin dışında olmalıdır. Ama burada TUZAK diye bir program oluşturup her şeyi bilen programın sinyalini sisteme sokuyorsun. Bu durum bir tanım hatası. İki tanım birden aynı evrende olamaz.
İkinci numara ise biraz daha derinlerde. Wittgenstein’a saygı duruşu ile devam edelim. Turing iki ayrı dil yaratıyor. İki evren yaratıyor. İki evrenin de kendi kuralları kendi ahlakı var. Turing birinci evrenin ahlak kuralını alıyor ikinci evrendeki duruma bakarak bu ahlaksız diyor. Biraz daha açayım. Turing’i bırakalım önce. Diyelim ki ben Mars’tan geldim bizim orada Run=dur demek, Stop=durma demek. Dünyadaki en güçlü İngilizce konuşan insanla karşılaştım. İddiası şu ki ne derse herkes onu yapmak zorunda. Bunu ben de biliyorum ve ne derse yapmak niyetindeyim. Bana gelip stop dedi ve koşmaya başladım. Turing’in sorusu bu durumda şu oluyor: Dediği her şey yapılan bir adam mümkün olabilir mi? Oldu işte. Dediği yapıldı ama kime göre? İki dil var ortada ikisinin kelimelere verdikleri fonksiyonlar farklı. Eğer dur=sağa dön ordan dümdüz ilerle olsaydı adam onu yapardı. Turing burada zıt kelimeleri birbiri ile eşitlediği için yaptığı dil oyunu neredeyse görünmez kalıyor. Biraz düşününce sadece kelimenin yeniden tanımlanması olduğu açık.
Sıra Gödel’de. Gödel’in hedefi Whitehead ve Russell’ın Principia Mathematica’sıydı, matematiğin tüm doğrularını tek bir formal sistem içinde ispatlanabilir kılmaya çalışan devasa bir proje. Gödel’in sorusu şuydu: bu sistem kendi hakkında her doğruyu ispatlayabilir mi?
Bunu test etmek için bir numara yaptı. Sistemdeki her sembolü bir sayıyla eşledi. “+” bir sayı oldu, “=” bir sayı oldu, “0” bir sayı oldu. Her formül bir sayı dizisi, her ispat bir sayı dizisinin dizisi. Artık matematik cümleleri aynı zamanda birer sayıydı. Matematiğin üstüne ikinci bir katman kurdu, aynı semboller artık iki iş yapıyordu. Hem matematik yapıyorlardı hem de matematik hakkında konuşuyorlardı.
Sonra bu numaralama sistemiyle şu cümleyi inşa etti: “Bu cümlenin ispatı yoktur.” Cümle kendi Gödel numarasına referans veriyor. Matematiğin diliyle yazılmış ama matematiğin kendisi hakkında konuşan bir cümle.
Şimdi tuzak kapanıyor. Eğer bu cümle ispatlanabilirse o zaman “ispatı yoktur” diyen cümle yanlış, yanlış bir cümle ispatlanmış, sistem tutarsız. Eğer ispatlanamıyorsa cümle doğru, doğru bir cümle ispatlanamıyor, sistem eksik. Sonuç: sistem ya tutarsız ya eksik. Yeterince güçlü hiçbir formal sistem hem tutarlı hem eksiksiz olamaz.
Turing ne derse tersini yapan bir TUZAK kurdu. Gödel ne derse tersini söyleyen bir cümle kurdu. Aynı hamle, birinci katmanın çıktısını al, bu farklı bir dile sahip ikinci katman yarat, ikinci katmanı birinci katmanın terimleriyle yargıla. İkinci katmanın terimleri ile birinci katmanın terimleri aynı anlama gelmiyor. Yurtdışına giden herhangi biri kendi ülkesindeki gibi yaşarsa ahlaksızlık atfedilmesinden farkı yok.
Evet burada ekstra kavga edecek bir şey yok. Turing ile aynı numara.
Bu hatalı tanımlanmış, imkansızlık atfedilen ancak mantık hatası olan iki evrenli yanıltmacaları gözümüzle görelim. Escher.
Turing ve Gödel’in argümanları bir tuvale çizilmiş gibi. Su aşağı inerken aynı zamanda yukarı çıkıyor. Burada bir açıklama yazmayı planlamıştım ama resim yeterince açık. Escher’e bir saygı duruşu ile Bach’a geçiyorum.
Önce iki kelimeyi öğrenelim. Kanon ve füg. Bunları bilmeden Bach’ı anlamak mümkün değil.
Kanon şu: bir melodi başlıyor. Birkaç vuruş sonra aynı melodi bir daha başlıyor veya varyasyonları. Üst üste çalıyorlar.
Füg daha cüretkar. Tema giriyor birinci sesle. Sonra aynı tema ikinci sesle giriyor ama farklı tonda. Üçüncü ses giriyor, dördüncü giriyor. Hepsi aynı anda çalıyor. Hepsi farklı tonda. Ve birbirini bozmuyor. Birden fazla dil aynı anda konuşuyor.
Şimdi iki video linki vericem. Bunları izlemeden lütfen okumaya devam etmeyin. İkisi de kısa videolar.
Kanon:
Füg:
Füg ile başlayalım. Bach’ın tanımladığı gibi füg sanki birbiri ile sohbet eden insanlar gibidir. Videodaki her renk farklı bir kişiyi temsil eder. Ana temayı ilk konuşmaya başlayan kişi belirler. Sohbete katılanlar ise ana temadan anladıkları kadarı ile konuşmaya katılırlar ve sohbet ortaya çıkar. Üst üste binen dünyalar ve diller. İkinci konuşmacının dilinin ana temadan farklı olduğunu düşünün. Bilerek ton dışına çıkıyorsa mesela? Evet Jazz’ı icat ettiğiniz tebrikler, diğer adıyla Turing’in TUZAK programı.
Bir de kanon’a bakın, Bach harika bir iş yapıyor, asla bitmeyen bir döngü. Döngü aynı notaları içeriyor ama biri düz biri tersten çift konuşma üst üste. İki dili ayrı ayrı duyabiliyorsunuz. Ama hangisi ana parça anlamak üst üste bindiğinde imkansız hale geliyor. Fügde de kanonda da ana tema önce başladığı için neden-sonuç ilişkisi kurulabiliyor. Ama eğer müziği üst üste olan notalar birleştikten sonra dinlemeye başlarsanız artık sadece korelasyon var, neden-sonuç kurmak tamamen bakış açısı. Bütün duyduklarınız artık bir olay. İki olayı üst üste duyuyorsunuz evet ama hangisi hangisinin sebebi?
Anlatma Göster
Escher ve Bach kendi yöntemleriyle anlatmak yerine göstermeyi seçtiler. Ben de aynısını yapmak istiyorum.
Yukarıdaki interaktif oyuna bir bakın. “Özne” sekmesi açık olacak ve uzayda dağınık noktalar göreceksiniz. Bu noktaların birbiriyle tek bir ilişkisi var: çekme ve itme. Ne kadar çekip ittikleri sağ üstteki dişli işaretine basınca açılan panelde yazıyor, negatif değerler itme, pozitif değerler çekme gücü.
Rastgele dağılmış duran noktalara bakın. Sonra sağ üstteki yeşil başlat tuşuna basın.
Noktalar her seferinde rastgele dağılacağı için sizin gördüğünüz hareketler ile benim gördüklerim birebir aynı olmayacak. Ama ne kadar uzun izlerseniz aynı desenleri görme şansımız o kadar artacak.
Şimdi izleyin. Birbirini itip çekmekten başka hiçbir işlevi olmayan noktaların nasıl organizasyon kurduğuna bakın. Sadece bir fiilden -çek ve it- ibaret bu sistemin nasıl özneler yarattığını görün. Bu öznelerin birbirini kovaladığını, çarptığını, parçaladığını izleyin. Sonra iyi ve kötü diye isimlendirme işini tekrar düşünün.
Niyet yok. Amaç yok. Duygu yok. Sadece birbirini itip çeken parçacıklar. Ve organizmalar çıkıyor. Ve iş yapıyorlar. (Daha fazla oynamak isteyenler için rasgele butonu bıraktım onunla itme ve çekme kuvvetleri için zar atabilirsiniz veya dişli çark simgesine basınca açılan panelden istediğiniz gibi ayarlayabilirsiniz.)
Bu Ne İşe Yarar?
Sanıyorum yeteri kadar ve yoğun bir şekilde, fonksiyona ahlak atfetmenin adımlarını anlattım.
Her şey fiil. Özne fiilin paketlenmiş versiyonu, bilgi aktarımının -haliyle hayatta kalmanın- zorunluluğu olarak yarattığımız bir kısaltma. Bu paket istemsiz de olsa bir fail yaratıyor. Fail aktarıla aktarıla paketin içeriği unutuluyor. Fiil paketi olduğu unutulan kısaltma/özne artık iyi veya kötü etiketi alabiliyor. Ahlaklı özne ve ahlaksız özne artık mevcut. Yaratım aşamasını da uzun uzun anlattım.
Bu ne işimize yarayacak? Birincisi fonksiyona ahlak atamayı bırakıp gözlemci pozisyonuyla olaya bakarsak bazı hastalıkların tedavisini mümkün kılacak ama bunları burada tartışmayacağım. İkincisi bu bir hayat görüşü.
Başınıza gelen olayları özne olarak paketlediğiniz anda iyi veya kötü etiketi alabilirler. Bir olay ise bu etiketlerden muaftır. Olay devam etmektedir, özne gibi zamanda kırpılmış bir an değildir, nereye gideceğini bilemezsiniz. İyi de olabilir kötü de olabilir, olay sadece izlenebilir. Süreç içinde iyi özneler ve kötü özneler yaratabilir ama süreç devam edeceği için pozisyon sürekli değişir. İyi kötü olur, kötü iyi olur. Ve şanslıysanız bütün ara öznelerden bağımsız olarak izlemekten zevk almak mümkündür. Yaygın karşılaşabilecek bir örnek vereyim. Tıp Fakültesi’ne başlarsınız çok hevesli ve meraklı bir öğrencisinizdir. Biri gelir der ki daha dur 2. sınıfta anatomi var felaket. 2. sınıf gelir 4. sınıftan biri gelip dahiliye stajı var felaket. 4 olursunuz internlük zor olur. Sonra asıl asistanlık zordur. Hevesli bir asistansınızdır biri gelir der ki dur bir acile/yoğun bakıma geç görürsün. Hepsi hikaye. Hayata karşı hiçbir beklentimiz kalmadığında bile zihnin alacağı zevkler vardır.
Şimdi hayatın normal akışı içinde zorluk sanılan güzel anlara değil, gerçekten zor bir duruma bakalım.
Diyelim ki X kişisi kanser tanısı alıyor. İç durumlar mevcut bilgilerle güncelleniyor: bu kanser tedavi almadığım durumda beni öldürecek, tedavi sıkıntılı ama en azından denenebilecek bir tedavi var. Model kuruldu. Aksiyon: hastaneye yat. Dış durumlar: kemoterapi başlıyor, bir sürü sinir bozucu şey oluyor. Sinyal geliyor: evet, tahmin ettiğim gibi, sıkıntılı ama beklenen. Serbest enerji düşük. Model çalışıyor.
Birinci sahne. Tedavi devam ederken ateş yükseliyor, inflamatuar parametreler artıyor. Sinyal modelle uyuşmuyor. Serbest enerji yükseldi. İç durum: pffff sepsis, buradan ölür müyüm? Yeni sinyal geliyor: antibiyotik başlandı, tansiyon iyi, bilinç açık. İç durum güncelleniyor: burdan kurtarırım, biraz dayan. Serbest enerji düştü. Aksiyon: dayan.
İkinci sahne. Kemik iliği nakli oldu. Günler geçiyor, hücreler artmıyor. Sinyal modelle uyuşmuyor. Serbest enerji yükseldi. İç durum: ilik tutmadı mı acaba, burdan ölür müyüm? Yeni sinyal: daha vakit var, birkaç gün daha lazım olabilir. İç durum güncelleniyor: bekle. Serbest enerji biraz düştü. Aksiyon: bekle.
Üçüncü sahne. Kan sayımında hücreler artmış. Sinyal modelle uyuşmuyor, model “belki öleceğim” diyordu. Serbest enerji fırladı. Ama bu sefer sürpriz iyi yönde. İç durum güncelleniyor: yaşayacağım. Serbest enerji düştü. Aksiyon: sevin. X kişisinin hayatında aldığı en iyi haber.
Şimdi şuna dikkat edin. Üst pozisyon “girdik bir işe, bakalım nereye gidecek” olduğunda sevinç ve keder normalde yaptığı salınımı yapamıyor. Hatta pozisyon çok kötüyken gelen iyi sinyal ömrün en büyük sevincine dönüşebiliyor. Ölümcül bir hastalık yokken nöbetlerde çıkış almak(fazladan nöbet) üzücüdür. Ama kemik iliği nakli yapılıp iliğin tuttuğunu görmek dünyanın en büyük sevincidir. Bu ikisini nasıl karşılaştırırsınız? Model kötüyken iyiler çok daha iyi kötüler ise çok da kötü değildir. Ama model güzelken iyiler çok iyi değil kötüler ise olması gerektiğinden daha kötüdür. Sanırım ne demek istediğim anlaşılmıştır. FEP 101.
Bu Kadar
Bu yazının başlığı “Fonksiyona Ahlak Atamak.” Bu bir özne, paketlenmiş ve zamanda kırpılmış bir olay dizisi. Yazı boyunca bu özneyi açtım. EBV, Saussure, Nietzsche, serbest enerji prensibi, Turing, Gödel, Bach, Escher ve bir deneyim, hepsi bu üç kelimenin içindeydi. Ama başlık bunları söylüyor muydu?
Şimdi başlığa bir daha bakın. Aynı üç kelime. Ama serbest enerji arttı. Modeliniz güncellendi. Güncellenen model artık aynı cümleye farklı bir aksiyon yaratıyor. Eğer bu aksiyon artık modelinizi güncellemiyorsa yazıyla işiniz bitti, ya çok iyi anladınız ya da hiç anlamadınız. Serbest enerji hala yüksekse ve düşürmek istiyorsanız son olarak bir okuma listesi bırakıyorum.
UYARI: Bir yazı elbette yazarın anlatmak istediklerinden ibaret değildir, yazı ancak okuyucunun kendi yorumuyla birleşince anlam ortaya çıkar. İyi fikirler de böyle ortaya çıkar. Ama yine de küçük bir uyarı koymak istiyorum. Eğer bu yazıdan anlaşılan ana tema “sinyalizasyon sistemlerinin nasıl farklı yorumlanabileceği” değil de “anı yaşa, kendini akışa bırak” gibi bir slogan ise yazıyı tekrar okumanızı tavsiye ederim.
Okuma Listesi
EBV ve Viroloji
Rohwer F, Barott K. Viral Information. Biology & Philosophy. 2013;28(2):283–297.
Barton ES, White DW, Cathelyn JS, et al. Herpesvirus latency confers symbiotic protection from bacterial infection. Nature. 2007;447(7142):326–329.
Roossinck MJ. The good viruses: viral mutualistic symbioses. Nature Reviews Microbiology. 2011;9(2):99–108.
Villarreal LP. Persistent virus and addiction modules: an engine of symbiosis. Current Opinion in Microbiology. 2016;31:70–79.
Enard D, Cai L, Gwennap C, Petrov DA. Viruses are a dominant driver of protein adaptation in mammals. eLife. 2016;5:e12469.
Virgin HW. The virome in mammalian physiology and disease. Cell. 2014;157(1):142–150.
Mi S, Lee X, Li X, et al. Syncytin is a captive retroviral envelope protein involved in human placental morphogenesis. Nature. 2000;403(6771):785–789.
Geoghegan JL, Holmes EC. An Ecosystems Perspective on Virus Evolution and Emergence. Trends in Microbiology. 2019;27(11):956–965.
Viroloji Felsefesi
O’Malley MA. The ecological virus. Studies in History and Philosophy of Science Part C. 2016;59:71–79.
Pradeu T, Kostyrka G, Dupré J. Understanding Viruses: Philosophical Investigations. Studies in History and Philosophy of Science Part C. 2016;59:57–63.
Forterre P. The virocell concept and environmental microbiology. ISME Journal. 2013;7(2):233–236.
Van Regenmortel MHV. The metaphor that viruses are living is alive and well, but it is no more than a metaphor. Studies in History and Philosophy of Science Part C. 2016;59:117–124.
Claverie JM, Abergel C. Giant viruses: the difficult breaking of multiple epistemological barriers. Studies in History and Philosophy of Science Part C. 2016;59:89–99.
Evrim ve Yatay Gen Transferi
Koonin EV, Wolf YI. Evolution of microbes and viruses: a paradigm shift in evolutionary biology? Frontiers in Cellular and Infection Microbiology. 2012;2:119.
Gilbert C, Cordaux R. Viruses as vectors of horizontal transfer of genetic material in eukaryotes. Current Opinion in Virology. 2017;25:16–22.
Chuong EB, Elde NC, Feschotte C. Regulatory evolution of innate immunity through co-option of endogenous retroviruses. Science. 2016;351(6277):1083–1087.
Johnson WE. Endogenous Retroviruses in the Genomics Era. Annual Review of Virology. 2015;2:135–159.
Dilbilim ve Dil Felsefesi
Saussure F. Genel Dilbilim Dersleri (Cours de linguistique générale). 1916.
Wittgenstein L. Felsefi Soruşturmalar (Philosophische Untersuchungen). 1953.
Felsefe
Nietzsche F. Putların Alacakaranlığı (Götzen-Dämmerung). 1889.
Nietzsche F. İyinin ve Kötünün Ötesinde (Jenseits von Gut und Böse). 1886.
Kuhn TS. Bilimsel Devrimlerin Yapısı (The Structure of Scientific Revolutions). 1962.
Serbest Enerji Prensibi
Friston K. The free-energy principle: a unified brain theory? Nature Reviews Neuroscience. 2010;11(2):127–138.
Friston K, FitzGerald T, Rigoli F, Schwartenbeck P, O’Doherty J, Pezzulo G. Active inference and learning. Neuroscience & Biobehavioral Reviews. 2016;68:862–879.
Parr T, Pezzulo G, Friston KJ. Active Inference: The Free Energy Principle in Mind, Brain, and Behavior. MIT Press; 2022.
Matematik ve Hesaplanabilirlik
Turing AM. On Computable Numbers, with an Application to the Entscheidungsproblem. Proceedings of the London Mathematical Society. 1936;42(1):230–265.
Gödel K. Über formal unentscheidbare Sätze der Principia Mathematica und verwandter Systeme I. Monatshefte für Mathematik und Physik. 1931;38:173–198.
Hofstadter DR. Gödel, Escher, Bach: An Eternal Golden Braid. New York: Basic Books; 1979.
Yorum Yaz